Haber Detayı
23 Ekim 2020 - Cuma 10:18 Bu haber 5962 kez okundu
 
“Urfa Kalesinde birçok medeniyetin izleri var”
Prof. Dr. Gülriz Kozbe, “Urfa Kalesi’nin bünyesinde birçok uygarlığın izleri var bu nedenle hem şehrimiz hem de Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin tarihsel süreci için önemli bir kale” dedi
Röportaj Haberi
“Urfa Kalesinde birçok medeniyetin izleri var”

RÖPORTAJ; İSHAK POLAT- SEYFULLAH POLAT /  Ağustos 2020 tarihinde Şanlıurfa Kalesi kazılarına başlayan Prof. Dr. Gülriz Kozbe hocamız ile kazı çalışmalarını konuştuk.

Kazıların yanı sıra arkeolojiye ilişkin Hocamıza sorduklarımız ve aldığımız cevaplar.

Hocam, Urfa Kalesi arkeolojik kazıları hakkında bilgi alabilir miyiz?

Şanlıurfa Kalesi Kazıları, 17 Ağustos 2020 tarihinde başladı. İlk kazmayı vurduğumuzdan bu yana yaklaşık iki ay geçti. Elimizdeki bütçenin yanı sıra yerel yönetimlerden aldığımız desteklerle yaklaşık iki ay daha kazılarımızın devam edeceğini söyleyebilirim.

Şanlıurfa Kalesi Kazıları, Cumhurbaşkanlığı kararlı bir kazı olup Kazı Başkanlığını ben yürütüyorum. Arkeoloji Profesörüyüm ve Batman Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde Sanat Tarihi Bölüm Başkanıyım. Başkanlığını benim yürüttüğüm heyette, birinci ve ikinci başkan yardımcıları da yine aynı üniversitede Sanat Tarihi ve Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarımı Bölümlerinde Öğretim Görevlisi olan iki arkadaşımız, Akarcan Güngör ve Eyüp Caner, yer almaktadır. Maalesef pandemi bizim de çalışma düzenimizi etkilemiş durumda.. Arkeoloji, interdisipliner bir bilim dalı olması nedeniyle kazılarımıza hem yurt içinden hem de yurt dışından birçok bilim adamı katılma durumunda iken tedbirler nedeniyle bunlar askıya alındı ve küçük bir heyet halinde çalışmalarımızı sürdürmek durumunda kaldık. Ancak bizler hayvan kemikleri, iskeletler gibi başka illerdeki üniversitelerden gelecek bilim insanları tarafından incelenecek bazı buluntularımızı tasnifleyerek ileri tarihlerde ilgilenmek üzere depomuza kaldırıyoruz.

Ekibiniz ve İşbirliği yaptığınız kurum, kuruluşlar hakkında bilgi alabilir miyiz?

Ekibimizde hocaların dışında İki arkeolog, bir sanat tarihçisi, bir Eskiçağ tarihçisi ve iki de restoratör bulunmaktadır. Bunun dışında 16-17 kişilik beden işçisi grubumuz var. Normal dönemlerde çok sayıda öğrencimizin de staj yaparcasına katıldığı bu kazılara maalesef pandemiden dolayı ve kaldığımız ev şartları nedeniyle az sayıda öğrencimiz katıldı. Dolayısıyla sınırlı bir ekiple çok iş çıkartmaya gayret ediyoruz ve 2020 yılının sonuna kadar olabildiğince kaledeki mimari kalıntıları gün yüzüne çıkartmaya gayret ediyoruz.

İşbirliği yaptığımız kurum ve kuruluşları sıralarsak; başta Kültür ve Turizm Bakanlığımız. Bu kazı, Cumhurbaşkanlığının vermiş olduğu izin dahilinde Bakanlığımızın verdiği desteklerle gerçekleşiyor. Bunun yanı sıra İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Şanlıurfa Müze Müdürlüğü, Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi, Eyyübiye Belediyesi ve üniversitemiz Batman Üniversitesi’nin çok değerli katkıları ve işbirliği bizim için çok değerli, çok önemli. Tüm destekçilerimize buradan çok teşekkür ediyorum.

Arkeolog olarak Urfa Kalesi’ni nasıl değerlendiriyorsunuz?

Urfa Kalesi’nin bünyesinde birçok uygarlığın izleri var bu nedenle hem şehrimiz hem de Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin tarihsel süreci için önemli bir kale. Ayrıca turistik açıdan da 2 yıl öncesine güvenlik tedbirleri nedeniyle ziyarete kapanıncaya dek çok ziyaret edilen, popüler bir turizm noktası idi. Özellikle yerli turistlerin şehirlerdeki kalelere ayrı bir ilgi gösterdiklerini biliyoruz. Uzun yıllardır bu bölgede bulunduğum için şunu da söylemek isterim; Urfa Kalesi bir dönem, mesela bundan 10 yıl önce Göbeklitepe’den daha çok ziyaret ediliyordu. Çünkü Göbeklitepe bugün olduğu gibi bir üne sahip değildi ve Urfa’ya gelen tüm turistler şehir merkezindeki kaleyi ziyaret ederlerdi. Bu derece popülariteye rağmen kale, arkeolojik kazılar ve araştırmalar açısından çok şanslı bir ören yeri değil. Urfa  Müze Müdürlüğünün başkanlığı altında, kaledeki göçüklerin önüne geçmek ve gerekli tedbirleri almak üzere zaman zaman - 2013-2018 yılları arasında -  burada kurtarma kazıları yapılmıştır. Bunun dışında bir de İtalyan bir araştırmacının kazı yapmadan sadece mevcut mimari kalıntılar üzerinden yaptığı onarım tarihçesini, evrelerini tespit ettiği bir çalışma bulunmakta. Bu da bize, Urfa Kalesi’nde arkeolojinin temel araştırma tekniğini oluşturan sistemli bir arkeolojik kazının henüz gerçekleştirilmediğini göstermektedir.

Urfa sizin için mesleki ve duygusal anlamda ne ifade ediyor? Neden Urfa kalesi kazılarına talip oldunuz?

Urfa’nın benim arkeoloji hayatımda ayrıcalıklı bir yeri var. Bu şehirde katıldığım kazı ve araştırmalar, mesleki anlamda bana çok şey katmıştır. İlk kazı başkan yardımcılığımı asistan olduğum yıllarda, Birecik’te bir Amerikalı meslektaşımla yürüttüğümüz kazıda yaptım. Doktora tez konumu araştırırken Bozova’daki Titriş Höyük kazısına katıldım. 2011 yılında Harran Ovası’ndaki Sultantepe Höyüğü’nde yüzey araştırmaları yaptım. Böyle olunca gönlümde ve aklımda Urfa’da tekrar çalışma imkanı bulabileceğim bir projeyi tekrar başlatma düşüncesini hep taşıdım.

Mesleki anlamda kalede kigeç dönemlerin uzmanı değilim ama bildiğimiz üzere Şanlıurfa Müzesinde sergilenen “Urfa Adamı” olarak adlandırılan heykel, kalenin üzerinde bulunduğu alanda, Balıklıgöl’de ortaya çıkmıştır. Bu bize alanın Çanak Çömleksiz Neolitik (MÖ 12 binyıl ) dediğimiz dönemin kale civarında olduğunu göstermektedir. Ayrıca 1947 yılında yapılan yüzey araştırmalarında Urfa Kalesi’nde benim uzmanı olduğum erken dönemlere (MÖ 6. ve 5. binyıl) dair buluntulara rastlanılmıştır. Demek ki kale, binlerce yıl öncesine tarihlenen bir mevkide yer almakta ve üzerindeki kalıntıların da gösterdiği üzere erken Cumhuriyet’e dek uzanmaktadır. İşte bu tarihsel  silsileyi ortaya koyabilir miyiz? diye bu kazılara başlamış bulunmaktayım.

Bunun yanı sıra Kültür ve Turizm Bakanlığımızın yeni bir stratejisi var; kazıların 12 aya yayılması yönünde. Ben de ekibim adına 12 ay kazı yapılabilecek potansiyeli olan bu ören yerini seçmiş oldum aslında. Çünkü ekipteki gençleri yetiştiriyoruz, bu alan gençlerin hem istihdam edilebileceği hem de akademik anlamda mesleklerini icra edebilecekleri bir alan.

Mesleki olarak 10-12 bin yıl öncesinden başlayarak günümüze gelmeye çalışıyorsunuz. Bilimsel olarak tespit edilen en eski zaman dilimi nedir Urfa Kalesi için?

En erkenin Büyük İskender’in yıkıldıktan sonra generallerinin bu bölgede kurduğu Seleukos Krallığı ile başladığını düşünürsek M.Ö.  3. yüzyılda başlıyor ve ondan sonra Edessa Krallığı, Doğu Roma (Bizans) hakimiyetini, Abbasileri, Banu Amr Arap Emirliklerini, Haçlıları, Moğolları, Selçukluları, Eyyübileri, Memlüklüleri, Akkoyunluları ve Osmanlıları görüyoruz. Bütün bu medeniyetlerin bir şekilde kalede izlerinin olduğunu düşünüyoruz. Bazılarının varlığı yazıtlar nedeniyle çok açık biliniyor. Urfa hakkında çok sayıda çeşitli dillerde yazılı kaynaklar var. Latince, Ermenice, Süryanice Arapça yazılmış kaynaklarda buradan bahsediliyor. Yapılacak arkeolojik çalışmalarla bu bölgenin Tunç ve Demir Çağlarına dair izlerin de bu alanda çıkması lazım diye düşünüyoruz. Özetlersek; Urfa Kalesinde birçok medeniyetin izi var. Biz bu izlerin, kronolojik silsilenin ortaya çıkartılması için gayret sarf ediyoruz.

Hocam, anlattıklarınızın ışığında; kazılar devam ettikçe ve bu buluntuların izine rastlandıkça Göbeklitepe, Karahantepe gibi Urfa Kalesi de ayrı bir çekim merkezi olabilir diyebilir miyiz?

Diyebiliriz. Yalnız Urfa’daki tüm ören yerlerine bir Göbeklitepe misyonu yüklemek, her şeyi ona bağlamak doğru değil. Burada önemli olan çeşitlilik. Urfa öyle değerlere sahip ki; bir yanda Göbeklitepe, Karahan Tepe, bir yanda Sogmatar Geç Antik Çağ, bir yanda Harran veya Urfa Kalesi.. Neolitik Dönem de var, Roma da var, Abbasi, Memlük de var; hepsi arkeoloji, sanat tarihi açısından apayrı ve bir birinden farklı değerlere sahip. Bunu böyle bilmek ve değerlendirmek lazım. Ben arkeolog olarak bu silsilenin peşindeyim. Kalede yaptığımız sondaj çalışmasında çok erkene giden bir mimari var. Bize düşen bu bilinmeyeni bulmak ve ortaya çıkartmak. Kazı ile bütün bunlar ortaya çıkartılacaktır.

Kişisel olarak aldığınız tepkiler nasıl?

Kazılmayan bir yeri kazmak, hele hele Urfa Kalesi gibi bir yeri kazmak çok güzel tepkiler almamıza sebep oldu. Bu olumlu tepkiler bizi mutlu ettiği gibi çalışma gayretimizi de kamçılıyor diyebilirim. Gerçi daha ilk yılımız olduğu için henüz akademik yazılara dökmedik ama buradaki çalışmalar yazıya döküldükçe, arkeoloji dünyasında paylaştıkça daha güzel dönüşlerin de olacağını düşünüyorum.

Urfa ve Mezopotamya Bölgesi arkeolojik açıdan çok zengin bir bölge. Bu manada kazılar yeterli mi?

Çok doğru bir tespit. Bölgemiz ve özelde Urfa o kadar kültürel zenginliğe sahip ki ! Urfa’ya bakarsak; kültür varlıkları açısından çok zengin bir şehir. Ancak kazı sayısına baktığımız zaman Prof. Dr. Mehmet Önal hocamız Harran’ı kazıyor, Prof. Dr. Necmi Karul hocamız Göbeklitepe ve Karahantepe’den sorumlu; Yusuf hocanın Soğmatar’da yaptığı kazı var. Şehrimizde bir elin parmak sayısı kadar kazı var. Halbuki burada birçok höyük var, birçok incelenecek alan, kültür varlığı var.

Akademisyenler olarak bize düşen bu potansiyeli değerlendirmek ve ortaya çıkartmaktır. 

Urfa Adamı Heykeli Balıklıgöl yerleşkesinde bulundu. Bunun yanı sıra Nekropol Alanı, Mozaikler yine aynı bölgede. Bütün bunların arasında kronolojik olarak bir bağ var mı?

Eğer, Urfa Adamı Heykeli bu alanda çıkmışsa muhakkak bir yerlerde o dönemi gösteren başka verileri de bulmamız lazım. Bu veriler, Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem dediğimiz Göbeklitepe, Karahantepe’yi de içine yerleştirdiğimiz o kültür bölgesine ait olmalı. Burada Haleplibahçe kazıları yapılırken Neolitik Döneme ait çeşitli izler yakalandı. Urfa Kalesi de bu alanın üzerine kurulduğu için Urfa Kalesinin de o kadar geriye gitme olasılığı var. Ama şimdilik buna dair kale içerisinde ve eteklerinde bir şey yakalayamadık. Ama arkeolojinin çıkış noktalarından birisi bu izi aramak değil mi? Erken yüzey araştırmalarında Kalkolitik dediğimiz dönemin izleri var. Belki Çanak-Çömleksiz Neolitik dönem buralarda zayıf yaşandı ama ondan sonraki dönemde Tunç Çağlar daha hareketli yaşanmış olabilir  Nitekim kalede Erken Tunç Çağına tarihlediğimiz Urfa bölgesinde yaygın görülen bir seramik grubuna ait tek ve küçük bir seramik parçası bulduk ve bu buluntu bizi çok heyecanlandırdı. Belki altın bir takı bulsak bu kadar sevinmezdik. Çünkü Erken Tunç Çağının Urfa Kalesi’nde izlerini bulmak bizim için çok değerli.

Yani bizim aradığımız kronolojik silsilenin tüm basamakları. Biz bunun peşindeyiz. Ama çıkmasa da üzücü bir durum değil çünkü her alan, her ören yeri başka bir güzelliği, başka bir bilinmeyeni ortaya koyması açısından değerlidir. Bizim de kalede temel amacımız bu.

9 yıl önce Sultantepe’de yüzey araştırması yaptınız. Biraz bahseder misiniz?

Doğrudur. 2011 yılında Sultantepe Höyüğünde yüzey araştırması izni ile alanda kazı yapmadan tarama gerçekleştirdik. Amacımız Sultantepe Höyüğünü ileri bir zamanda kazmaktı aslında. Ben arkeolog olarak Sultantepe’nin en belirgin dönemlerinden biri olan Yeni Asur Dönemi ile ilgili çalışmalar yapıyorum. Sultantepe Höyüğü Asur İmparatorluğunun buradaki en önemli kalelerinden birisi. 1950’lerde İngilizlerin iki kazı sezonu süren ve nokta atışı yaptıkları kazıda 600’e yakın tablet  ve tablet parçası çıkmış buradan. Sultantepe’de Asur İmparatorluğuna ait çok çok önemli bir arşiv var. Bu sebeplerden dolayı Sultantepe’yi kazmayı çok arzu ettim ama aynı dönemde Ilısu kazılarının Diyarbakır Koordinatörüydüm. Yoğun bir idari görevim vardı ve 18 adet kazı ve araştırmaya koordinatörlük yapıyordum. Bu nedenle  Sultantepe’de ilk yıl yüzey araştırması yapma  izni aldım. Daha sonra Höyüğün kamulaştırma problemi olduğu ortaya çıktı. Ve söz konusu araştırma kazı projesine dönüştürülemedi.

Sultantepe Höyüğünü derinlemesine araştıramamak, kazamamak sizi üzdü mü?

Evet, üzdü. Diyarbakır Bölgesi’nde de Asur uygarlığı ile ilgili çalıştığım için Sultantepe’yi kazmak isterdim.

Urfa Kalesi ile Sultantepe arasında bir bağ var mı?

Güncel verilere göre tabakalarda bir eşzamanlılık olmadığı için aralarında kültürel bir bağ da yok gibi görünüyor. Şimdilik ikisinin kesiştiği dönemlerin varlığından bahsedemiyoruz. Sultantepe, Yeni Asur Dönemi (M.Ö. 6. Yy) kalesi olarak ön plana çıkıyor. Tabii daha da erkene, MÖ 4.binyıla kadar giden prehistorik buluntuları var. Diğer taraftan Urfa Kalesi’nin en erken katı ise şimdilik MÖ 3. yy. olarak görülüyor bir başka deyişle Büyük İskender sonrasına ait.

Sizi Urfa’da başka kazılarda görebilecek miyiz?

Geleceğe ilişkin ne olur bilmiyorum. Kaldı ki; Cumhurbaşkanlığı Kararlı Kazılar uzun süre devam eden kazılardır. İki yıl sonra bitirmek gibi bir lüksümüz yok. Onun için başka kazıda artık görmeniz pek mümkün olmayabilir. Gençler yetişiyor. Bizim yerimize onlar bölge kazılarını yapsınlar.

Kişisel bir soru;  Kadın arkeolog olmak nasıl bir duygu? Zorlukları var mı?

Öncelikle işimi çok seviyorum ve daima severek yaptım. Ege Üniversitesi’nde Arkeoloji Bölümü’nü severek okudum ve eğitimimin her aşamasında başarılı oldum. Böyle severek okuduğum ve çalıştığım için işimde de başarılı olduğumu düşünüyorum. Bu sebeple bayan olmanın çok fazla negatifliğini, dezavantajını yaşamadım. Sanki başarı ve mesleki hırs, o dezavantajı yaşamama fırsat vermedi gibi. Bakın 38 yıldır Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgesinde işimi yapıyorum. Ne güneşi, ne soğuğu çalışmalarımızdan bizi alıkoyamadı.

Bu mesleğe 40 yılınızı vermişsiniz. Bu bir ömür. İzmir’den sizi Güneydoğu’ya getiren nedir?

Güneydoğu ve Doğu Anadolu arkeolojik anlamda çok zengin bölgeler. Beni buraya getiren, yıllarca bu bölgelerde çalışmamı sağlayan şey, bu zenginlik. Ama şunu da söylemem gerekir ki ilk başlarda çalışma sahamı burası olarak belirlerken seçimimin pek bilincinde değildim. Üniversitedeki sınıfımda 18 kişiydik. 2-3 kişi devam etmedi desek devam eden 15 kişiden 14’ü Yunan-Roma arkeolojisi üzerine çalışacağız dediler ve ona göre gidecekleri kazı bölgelerini Batı Anadolu olarak seçtiler. Her halde biraz ters olduğumdan ben de Mezopotamya Arkeolojisini seçtim. Her halde kötü bir seçim yapmamışım ki hala buralardayım. Demek istediğim sınıf arkadaşlarımın seçimlerinin tam aksi yönde bir seçimde bulunmamdır Doğu’ya geliş sebebim. İlk gelişim 1982 yılında doktora Hocam, uzun yıllar Van’da kazılar yapmış olan Prof.Dr. Altan Çilingiroğlu, ile oldu. Onunla, Elazığ’da bugün Karakaya Barajının suları altında kalan bir höyüğün kurtarma kazılarına katıldım. Doktoramı tamamladıktan sonra Malatya, Elazığ ve Van kazılarını bırakıp; Asur ve MÖ 2. binyıl üstüne  çalışacağım için Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne geçtim. 38 yıldır da Cizre, Şırnak dahil buralarda çalışıyorum. 26 yıl çalıştığım Ege Üniversitesi’nden de ayrılarak Batman Üniversitesi’ne geçiş yaptım. 7 yıl oldu orada görev yapıyorum. Bugün de mutlulukla iyi ki seçmişim iyi ki buralara gelmişim diyorum.

Meslek hayatında heyecanlandığınız bir anıyı sormazsak olmaz? Bir tane anlatmanızı istesek?

Anı değil de kazılarda ortaya çıkardığımız beni en çok heyecanlandıran buluntuyu size anlatayım. Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde Ilısu Barajı Projesi kapsamında Kavuşan Höyük adlı küçükçe bir höyükte kurtarma kazısı yapıyorduk. Küçük bir höyüktü ama kazıda saptadığımız neredeyse her dönemin çok güzel ve farklı buluntularını bize sundu. Bu buluntuların bir kısmı da Asur’un yıkılmasından sonraki M.Ö. 6.yy a tarihlediğimiz döneme ait (Biz Post-Asur diyoruz) bir kullanım dışı kalmış silonun içerisinde 40-45 yaşlarında bir kadın iskeleti hemen yanında 6-7 yaşlarında bir çocuğuna ait iskelet ve Silo tabanına dağılmış kaplumbağa kemikleri ve kabukları üzerinde yapılan incelemeler sonrasında, gömü içinde 4 adeti kara kaplumbağası, 17 adeti Fırat yumuşak kabuklu kaplumbağası olmak üzere toplam 21 adet kaplumbağanın olduğunu belirledik. Kaplumbağaların gerek sayıca fazla oluşları, gerekse iskeletlerin etrafındaki duruşları, bunların çukur içine tesadüfen düşmekten çok bir ölü gömme geleneği ya da bir ritüelle ilişkili olabileceklerini gösteren türdendi. Kaplumbağanın uzun süre yaşaması, kendi evini sırtında taşıması, güçlü oluşu gibi özellikleriyle sıra dışı anlamların yüklendiği; sonsuz yaşamın ve bereketin simgesi olan kaplumbağaların, günümüzde de süs eşyalarımızda veya takılarımızda izleri devam eden sembolik anlamı vardır. Böyle bir ritüeli bulmak ve bu ritüelin bereket anlamında hala devam ettiğini görmek bizi heyecanlandırdı. Nitekim Bu durum aynı bölgede Körtik Tepe denilen kazı alanında da bulundu. Orada da, günümüzden yaklaşık 12 bin yıl öncesine ait mezarlarda kaplumbağaların çıkması bize kaplumbağaya olan inancın çok uzun süredir devam ederek günümüze kadar geldiğini göstermektedir.

Gençlere tavsiyeleriniz?

Sevdikleri işi yapsınlar. Bir insan sevdiği işi yapmazsa mutlu da olamaz; verimli de olamaz. Arkeolojiyi seçen gençlere de şunu söylemek isterim; gerçekten çok keyifli bir meslek. Bilinmeyene ilk sizin dokunmanız, ilk olarak sizin görmeniz, sizin onu ortaya çıkartmanız çok keyifli ve heyecanlı. Arkeoloji çok dinamik bir meslek. Bilgileri daima değişime açık bir bilim dalı. Bu da arkeologların daima yeninin peşinden gitmesini sağlıyor. Her ne kadar son dönemde ülkemizde ve tüm dünyada arkeoloji biraz gerilese de yine de sevilerek yapılabilecek bir meslek olduğunu söyleyebilirim. Çabuk pes edeceklerin seçeceği bir meslek değil ama.

Eklemek istedikleriniz nelerdir hocam?

Şanlıurfa Kalesi’nin kazılarak, anıtlarının tekrar gün ışığına çıkarılarak ziyaretçiyle bir an önce buluşması gerektiğini düşünüyorum. Çevre illerdeki birçok kale kalıntısına göre Urfa Kalesi bütün ihtişamıyla ayakta; eksik olan içindeki anıtların ve yapıların ortaya çıkartılarak dönemleri daha iyi yansıtacak, ziyaretçilerin algısını kolaylaştıracak resmi tamamlamak. Bunun için bizim sürdürmeye çalıştığımız kazı ve restorasyon çalışmalarımıza yerel yönetimlerin de destek olmaya devam etmeleri ve yapılan çalışmaları sahiplenmeleridir.

Bizlere bu röportaj vesilesi ile zaman ayırdığınız, çalışmalarımızı anlatma imkanı verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.        

 

Prof. Dr. Gülriz Kozbe

1985 yılında Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümünden mezun olarak 1987 yılında Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Klasik Arkeoloji Anabilim Dalı’nda yüksek lisansını; 1993 yılında Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Anabilim Dalı’nda ise doktorasını tamamlamıştır.

         Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü, Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Anabilim Dalı’nda Mayıs 1987-Kasım 1994 yılları arasında Araştırma Görevlisi; Kasım 1994-Kasım 2000 yılları arasında Yardımcı Doçent Dr.; Kasım 2000-Aralık 2006 yılları arasında Doçent Dr.; Aralık 2006-Temmuz 2012 yılları arasında ise Prof. Dr. olarak görev yapmıştır. Temmuz 2012 tarihinde 26 yıllık hizmet sonrası Ege Üniversitesi’nden emekli olan Prof.Dr. Gülriz Kozbe, Mart 2014 itibariyle Batman Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nde tekrar öğretim üyeliğine geri dönmüştür. Sanat Tarihi Bölüm Başkanı olan KOZBE, 2014-2016 yıllarında Batman Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi dekanlığını, Temmuz 2016 itibariyle halen Fen-Edebiyat Fakültesi dekanlığını yürütmektedir.

 38 yıldır Van, Malatya, Diyarbakır, Elazığ, Gaziantep, Şanlıurfa, Batman, Şırnak, Siirt ve Mardin illerinde çok sayıda arkeolojik kurtarma kazıları, yüzey araştırmaları, kültürel miras ve kültür envanteri çalışmaları, jeomorfolojik, arkeometrik ve müze araştırmaları gerçekleştirmiş olan KOZBE’nin söz konusu çalışmaları, ulusal ve uluslararası çerçevede gerçekleştirilmiş çeşitli projeleri içeren Türkçe ve İngilizce yazılmış çok sayıda bilimsel yayını bulunmaktadır. Hasankeyf Müzesi, Cizre Yeni Müze gibi bölge müzelerinde yürütülen teşhir tanzim çalışmalarına bilimsel danışmanlık; Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün kültür varlıklarının baraj alanlarındaki tespit ve değerlendirme çalışmaları için kurduğu birçok bilim komisyonunda da başkanlık yapmaktadır.

 Şu an Cumhurbaşkanı Kararlı bir kazı olan ve Ağustos 2020’den beri kazılmaya başlanan Şanlıurfa Kalesi’nin kazı başkanı olan Prof.Dr. Gülriz Kozbe, Eylül 2014 itibariyle Şanlıurfa/Göbeklitepe Kazıları Danışma ve Eşgüdüm Kurulu Üyeliği'ni de yürütmektedir.

 

Kaynak: Editör:
Etiketler: “Urfa, Kalesinde, birçok, medeniyetin, izleri, var”,
Yorumlar
Haber Yazılımı