Değerli okurlarım. Havayla bağlantısı aniden kesilen, canlı kalıntılarına FOSİL denir. Bu cisimlerin hayatiyetleri artık söz konusu değildir. İnsanlığa ancak görüntüleri ile yardımcı olabilirler. Bilim adamları, böyle varlıkların bu dünyada bir zamanlar yaşadıklarını, çeşitli yöntemlerle yer kürenin katmanlarında bazen kazıyarak bazen de toprak altında bularak ispatlamışlardır. Bizim konumuz, havayla aniden irtibatı kesilmiş eski yaratıklar değildir. Bahse konu olan, Hayatiyetleri ANİDEN tarihle, dinle, sosyal hayatla kesilmiş, kendini AYDIN zanneden FOSİLLER'dir. Bu fosillerden bahsetmemin sebebi, gazete köşelerinde dinle, isminden başka alakası olmayan kimselerin, İslami hükümler hakkında saçma sapan fikir beyan etmeleridir. Geçmişte yaşamış canlıları keşfetmek için, bilim adamları yıllarca araştırma yapmışlardır. Bizlerin bahis konusu olan nesneleri bulmak için, yıllarca araştırma yapmamıza gerek yoktur. TV kanallarını tıkladığımızda veya gazete köşelerine göz gezdirdiğimizde her an bunlardan düzinelercesine rastlarız. Bu çağ dışı cahiller, ya kulaktan dolma fikirlerle veya hiçbir ilmi dayanağı olmayan tez ve savlarla ortaya çıkıp insanları ifsat ediyorlar. Onlara, fikirlerinin kaynağı sorulduğunda apışıp kalırlar. Biraz daha sıkıştırırsanız, fikirlerinin kaynağı olarak cahiliye Arapları gibi atalarını örnek gösterirler. Bu, sözde aydınlar, okuduklarını bile anlamaktan aciz okur-yazar cahillerdir. Bilmedikleri hemen hemen hiçbir konu yoktur. Tıptan bahsedildiğinde bir tıp akademisyeninden, dinden bahsedildiğinde bir din âliminden fazla ahkâm keserler. Sıkıştıklarında, onları cehaletle suçlayabilecek evsaftadırlar. 28 Şubat döneminde ekranlar ve gazeteler, bu fosillerden geçilmiyordu. İşin garip tarafı, bu zavallılar gazete ve ekranlarda yer bulunca kendilerini, gerçekten bir şeyler zannetmeye başladılar. Böyle bir allamenin, dini bir mesele hakkında yazı yazdığına hayretle rast geldim. Yazısında TESETTÜR MODASINDAN ve TESETTÜR KUMPASINDAN bahsediyor. Yazdıklarının yeterli olmadığına da değinerek, ilerde daha tafsilatlı yazacağının altını çiziyor. Bakalım daha neler yumurtlayacak. Bu zatı muhterem, dinle irtibatının olmadığının farkında bile değil. Farkında olsaydı, ALLAH EMRİ olan tesettürün bir moda olduğu cehilliğini göstermezdi. Ayrıca mütedeyyin ana ve ninelerinin YAŞMAK ve NEÇEK'lerinin üzerinden, tesettür taraftarıymış havası vermeye çalışıyor. O örtülerin modernize edilebileceğinden bahsediyor. Muhterem beyefendi, bugün başlarını örtenlerin tercihleri olan, bağlama şekillerini nasıl izah ediyor. Bazı aklı evvellerin dediği gibi, rahibelere özendiklerini söylüyorsa, iyi bilmelidir ki, Hıristiyanlık da semavi bir dindir. Halen bozulmamış kuralları mevcuttur. Onlar da, Hz. Meryem gibi giyinmeye ve örtünmeye çalışıyorlar. Onlar gibi giyinmenin ve örtünmenin dinimizce hiçbir mahzuru yoktur. Tesettürle bir kumpas kurulduğundan bahseden bu zatın, kumpasın kimler tarafından kurulduğunu, kendini küçük düşürmeyecek delillerle izah etmesini beklemek hakkımızdır. Tesettür emrini veren Allah, VAHİY ile tesettürün nasıl olacağını bildirmiştir. Rengini, biçimini, insanlara bırakmıştır. Kadınlar da, yaşadıkları iklim ve coğrafya şartlarına göre, İslami çizgiyi aşmamak şartıyla örtünmüşlerdir. Kadınlarımızın Arabistan şartlarında olduğu gibi, Erzurum'da, Kafkasya'da veya Rusya'da giyinmesini beklemek ahmaklıktır. Vahiy çizgisini aşmamak şartıyla, giyinme hususunda Allah serbest bırakmıştır. Yazar şu şekilde giyinmeli, bu şekilde örtünülmeli deme hakkını kendisinde nerden buluyor? İnsan cahil olabilir. Erdem, insanın cahilliğini kabul edip, öğrenmeye gayret etmesindedir. Ama bu fosiller, cahilliklerini kabul edip, meseleyi gerçek kaynağından öğreneceklerine, cehaletlerinde ısrar etmeye devam etmektedirler. Bazıları gazete köşelerini bile işgal edip, bilgisizliklerini medya vasıtası ile vesikalaştırıyorlar. Çocukluğumda yaşadığım trajikomik bir olayı, anlatmadan geçemeyeceğim. Sekiz veya dokuz yaşlarındaydım. Babamın yetiştirdiği hafızlardan, rahmetli NABİ ŞELLİ ile evlerinde KUR'AN ezberliyorduk. Babaannesi, GAZİ ALİ ŞELLİ efendinin eşi ANZILHA nene, bizim Kur'an ezberlediğimizi görünce çok sevinmişti. İbret almamız için başından geçen bir olayı güle güle bize hikâye etti. Komşu kadınlarından biri, telaşla evlerine gelip, "AYNE!, AYNE! GÂVUR OLDUK, GÂVUR" diye söyleyince, Anzılha nene, "VİŞŞŞŞ KIZ, NİYE GÂVUR OLDUK?" demekten kendini alamamış. Aldığı cevap onu daha çok şaşırtmış. Kadın "KIZ! ESKİDEN, KUL HUVALLAHÜ AHAT idi, şimdi LEM YELİT çıkmış, VELEM YULET çıkmış!" deyiverince, kahkahayı patlatıvermişti. Nene, daha sonra ona surenin tamamını doğru olarak öğretmiş. O kadın da bunun için kendisine teşekkür etmişti. Biz, bu islam dini cahillerine, doğruyu anlatsak da onlar cehaletlerinde ısrar edip, kulaktan dolma bilgileriyle, kendi kendilerini daha çok düşürürler. O cahil kadın gibi bile olamazlar. Bazıları birkaç kitap okuyarak o dalda allame kesilirler. Yine trajikomik bir vakayı anlatarak meseleye nokta koyalım. Tıpta okuduğumuz yıllarda, radyoların ve televizyonun vazgeçilmezlerinden, ORHAN BORAN hastalanmıştı. Kendi kendini tedavi etmeye karar vererek, tıp ansiklopedi ve kitaplarını taramaya başlamış. Neticede rahatsızlığına uyduğuna kanaat getirdiği KAN KANSERİ'nde karar kılmış. Hayatına son vermek için intihar yolunu seçmişti. Hastaneye yetiştirilen Orhan Bey, hocalarımızın gayretiyle hayata döndürülmüştü. Bu olayı bizzat kendi ağzından da bir programında dinlemiştim. Bu meşhur adam, ustasız bir ilmin insanı nerelere götürdüğünün canlı şahidi olarak anlatıyordu. Anlayacağınız, kitap okuyarak veya satarak o sahada söz sahibi olunamaz. Yıllarca ilim adamlarının, eski tabirle dizi dibinde oturup dirsek çürüterek olacağını anlamak gerek. Yoksa Orhan Boran'ın durumuna düşülür. O'nu doktorlar kurtardı. Cahilane fikirleriyle insanları yanlış yola götürenleri kim kurtaracak? Şahsen, bilmediğim konularda konuşmak âdetim değildir. Bundan önceki yazımda, CHP döneminde yapılanlardan, küçük bir uygulamayı yazmış, şahit olarak da yaşı 70'in üzerindeki dedelerinizi ve ninelerinizi şahit göstermiştim. Haraç mezat satılan o camileri, tek tek esaretten kurtaran rahmetli babamdı. Evladı olmaktan da gurur duyuyorum. Ben ve kardeşlerim, o esir camileri kurtarmak için babamızın neler çektiğini çok iyi biliriz. Ayrıca onların kurtarılmasında, madden yardımı olan insanlardan bazıları hâlâ hayattadır. O camileri satın alanların akıbetleri, halk arasında hâlâ anlatılmaktadır. Hürriyetine kavuşurken, ESİR CAMİLER'den bazılarının minber ve mihraplarını da kendi HATLARIMLA süslediğim için, Rabbime ne kadar şükretsem azdır. O camilerin haraç mezat satılmadığını, Kur'an öğrenmenin ve öğretmenin yasaklanmadığını, söylemek için adamın ALZHEİMER hastası olması gerekir. Belki bazılarının hafızası silinmiş olabilir. Ama bizimki asla silinmemiştir. Silinemez de. Kalın sağlıcakla.
ÇOK KABA BİR YAZI.DOKTOR OLANA YAKIŞMAZ ANCAK BU SADECE MÜNİP GÖRGÜNE YAKIŞIR.ALLAH ISLAH ETSİN
MUSTAFA
[ 28 Ocak 2010 10:07 ]
Muhterem hocam,
kalemine yüreğine diline sağlık.
RABBİM Yar ve yardımcınınz olsun inş
saygılar
zinnur reha
[ 27 Ocak 2010 17:24 ]
"Hafıza-i bşer nisyan ile maluldür" derler ama insan doğası gereği kendisine yapılan yanlışlıkları unutsa da zulmü asla unutamaz.Bu topraklarda yaşayan mazlumlar yapılan zalimlikleri asla unutmayacaklar hocam.Siz müsterih olun; "Zulm ile abat olanın ahirinin viran olacağı" gerçeğini bilenler gelecek noktasında ümitvar olacaklardır.Saygı ile... Osman