Batı dünyasının eski Mezopotamya ve yakın Doğu medeniyetleri hakkında ki bilgileri, uzun yıllar Herodotların, manethonların, Tevrat ve İncil'in aktarmış olduğu bilgilerle sınırlı kalmıştır. Özellikle Yahudi yazarların Asur medeniyetine karşı hoşnutsuz bir yaklaşımı söz konudur. Klasik yazarların Romalı ve yunan olmayanları barbar kabul etmesi ve bu tanıma Mezopotamya'nın da girmesi durumu etkileyen başka bir faktördür. Mezopotamya'da ilk kazı çalışmaları Batılı ülkelerin bölgeye gönderdikleri diplomatlarca yapılmıştır. Daha sonra Mezopotamya arkeolojisi doğmuştur.

Yıllarca süren bu kazılarda 10 binlerce çivi yazılı kil tabletler bulundu. Babil, amarna, ugarit ve Kültepe-Kaniş tabletleri sadece bunlardan bazıları..

Bu tabletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte daha somut verilere ulaşılmış oldu. Eski bilgilerin bir kısmı raf'a kaldırıldı. Bir kısmı da tamamen çöp oldu. Tıpkı Göbeklitepe'nin keşfi ile birlikte klasik tarih anlayışının sorgulanmaya başlaması gibi...

Fransız arkeolog Austen Henry Layard 1851'de ilk kez Mezopotamya'ya gelerek Ninova kazılarını başlatır. Bunu Nemrut kazıları takip eder..

O zamana kadar varlığı efsanelerden ibaret kabul edilen Asurlular'ın başkenti Ninova'yı ve Asur kralı Aşurbanipal'in içinde Gılgamış Destanı'nı da barındıran 25.000 kil tabletlik muazzam kütüphanesini gün yüzüne çıkarır. Bu kazılar sonraki senelerde muhtelif arkeologlar tarafından sürdürülür. Tabi Avrupalılar Babil'in hazinelerine de çöker. En kıymetli eserler British museumlara, Louvre Museumlar'a götürülür.

Ne acıdır ki: Kültürel mirasına sahip çıkamayan bizler bütün bu fırsatları yabancılara sunduk. Bugün bile sunmaya devam ediyoruz. Mesela neden Göbeklitepe gibi önemli bir kazı alanını Almanlara sunduk? Bugün Göbeklitepe ile ilgili yazılan onlarca kitabın temelinde de Claus Smichid ve Dr.Lee'nin hipotezleri yatıyor.

Bu alanda yazılıp çizilen metinlerin hiç biri özgün ve bağımsız değil.

Ülkemiz de Nevali Çori, Çayönü, Çatal höyük gibi neolotik döneme tarihlenen birçok önemli yerler yine yabancılar tarafından delik deşik edildi. Onlar sahip çıktı. Neyse ki son zamanlarda Karahan Tepe gibi önemli bir kült merkezinin kazı başkanlığını Dr.Necmi Karul'a verdiler.

Yazıp çizdiğimiz her şeyi de onların ortaya koyduğu bilgilerin üzerine bina ediyoruz. Başlıkta yazdığım gibi konu Ebla Tabletleri. Ebla tabletlerini Türkçe çeviri metinlerden yüzeysel araştırıyordum ama bilgiler beni tatmin etmedi. Sonra 10'dan fazla yabancı kaynağa baktım. Bizzat kazıları yapan arkeologların çalışmalarını inceledim harikulade, hepsi birbirinden bağımsız ve öznel bir yaklaşım sergiliyor. Meğer bizim Türkçe metinlerin kaynağı da bu kaynaklara dayanıyormuş. Hadi diyelim bu konuda ki Türkçe metinlerin temeli yabancı kaynaklara dayanıyor, ya aynı metinlerin onlarca farklı sitede kopyala/yapıştır tarzıyla birbirinden çalınıp özgün metinmiş gibi gösterilmesi neyin nesi?

EBLA TABLETLERİ
Ebla MÖ 2500'lerde yüzlerce kasaba ve köyde 250.000'den fazla insanın yaşadığı bir imparatorluğa sahip gelişen bir şehir devleti idi.

Bu imparatorluğun ağır basan yönü askeri değil, öncelikle ekonomik-kültürel bir imparatorluktu. Bereketli Hilal'in çoğunu kapsayan bir ekonomik etki bölgesi ile tekstil ve metallerde uzmanlaşmış büyük bir ihracat-ithalat merkeziydi.

Belki de Eblalılari binlerce kaydı tutmaya yönlendiren yoğun kaygı, ekonomik-ticari hayatlarını takip etme arzusuydu. MÖ 3100'lü yıllar civarında Sümerlerin yazı geliştirmesi ve kayıt tutmaya başlaması da aynı nedenlerle olmuştur.

Ebla Tabletleri şu ana dek bilinen en eski Sami diliyle, Sümer/Eblait dilinde çivi yazısıyla kil tabletlere yazılmış. Çivi yazısı terimi, kama anlamına gelen Latince Cuneus'tan türetilmiştir ve kil tabletler üzerinde grafik işaretlerin oluşturulduğu yazı sistemlerini tanımlamak için kullanılır.

Bu dile bilim adamları Eblait dili adını verdiler. Kuzey Suriye'deki en geniş arkeolojik alanlardan bir tanesi olan Telmardikh, ilk kez 1974-75 yılında İtalyan arkeolog Paulo Mathiae ve ekibi tarafından yapılan kazılar neticesinde Kraliyet sarayının farklı odalarında 20 bine yakın tablet ve tablet parçalarının bulunması ile önemini ortaya koydu.

Tabletlerin çoğu: Kare şeklindeki kil tabakların üzerine yazılmıştı.

Arkeologlar, eski bir Sümer sarayının enkazını kaldırırken bir saray arşivi ile karşılaşacaklarını bilmiyordu.

Klasik bir arkeoloji başarısı olarak değerlendirilen Bu kazı gerçek önemini çivi yazılı yaklaşık 20.000 tablet ve parçalarından meydana gelen arşivin bulunması ile kazanmıştı. Bu tabletler Ebla kraliyet arşivleri olarak tanımlandı.

Bu tabletlerin 90'lık kısmın da Ekonomik, sosyal, kültürel ve politik mevzular, geri kalan 10'luk kısmında Dini meselelerden bahsettiği söylense de ben şahsen bu iddiayı tutarlı bulmuyorum. Tabletlerde Dinler tarihi açısından çok önemli bilgiler var. Kur'an-ı Kerîm'deki birçok yer ve kişi adını onaylayan bilgiler söz konusu. Tabletlerde Kuran-ı Kerim'de adı geçen melek mikail, (Doubleday, 1981, s. 271-321) üç İlahi kitapta bahsedilen peygamberlerin adı geçiyordu. Hz. İbrahim (Ab-ra-mu), ve Hz. İsmail (Iş-ma-il)'in isimleri , (Howard La Fay, 'Ebla: Bilinmeyen Büyük Bir İmparatorluk', National Geographic Magazine, Aralık 1978, s. 736) yine başka metnin çevirisin de Adem, Havva, Nuh, İbrahim, Hacer, İsmail, İsrail, Mikail, Davut, Talut da ismi geçen kişiler arasında ('Ebla Arşivleri'[4], Doubleday, 1981, s. 271-321.)

Tabletlerde ayrıca; Lut peygamberin yerleştiği ölü Deniz civarındaki bazı şehirlerin isimleri, Sodom ve gomorra halklarının taşkınlıkları sebebiyle uğramış orduları ibret verici son ve trajedik öyküleri işleniyor. Ayrica Kuran'da; Ülkeler içinde benzeri yaratılmamış olan, Sütunlarla dolu olarak ifade edilen ve Ad Kavmi'nin içinde yaşadıkları İrem Şehri de bu kayıtlar arasında.

Özellikle Hz. İbrahim ve onun risaleti hakkındaki bu önemli keşif, efsanevi bir karakter olmadığını ortaya çıkarmış oldu. Tabletler de saptanan peygamber isimlerinin çok büyük bir önemi bulunmaktadır. Çünkü bu isimlere ilk kez bu kadar eski bir tarihi belgede rastlanmaktaydı.

Bilim dünyası geçtiğimiz on yıllarda İbrahim a.s ve ona tabi olanları bir efsanenin abartılmış kahramanları olarak görüyorlardı. Hz. Musa a.s'ın şahsi ve kızıl deniz hadisesi dahi onların gözünde bir takım abartılmış efsanevi hikayelerdi. Fakat bu arkeolojik keşiflerden sonra İbrahim a.s ve Ardılları'nın gerçekten kuzey Mezopotamya bölgesinde yaşadıklarını, hatta bulundukları coğrafya'ya kendilerinin ve atalarının isimlerini verecek kadar önemli kişiler olduklarını kabul etmek zorunda kaldılar.
https://www.yaklasansaat.com/eski_kavimler/ibrahim/ibrahim8.asp

Sonuç olarak şunu ifade etmek gerek:
Bu haberler zaten Kur'an'da rabbimizin bize haber verdiği haberler. Rabbimizden gelene şüphesiz iman ettik. Yine kazanan Kur'an oldu kaybeden ise; bütün metafizik mefhumları reddeden materyalist bilim anlayışı oldu. Kanıt aramaya bunun için bir maceraya girmeye ne gerek var diyenler çıkacaktır. Ama kardeşim batılı adamın aklı senin ki gibi çalışmıyor ki.

Bugün Materyalist bilim anlayışın inandığı bütün hakikatler gözlem, deney ve somut belgelere dayanmaktadır. Bugün dünya Sağlık örgütünü elinde tutan bir takım seküler/materyal beyinli insanların varlığı gibi, Bilime de yön veren, bu işi elinde tutan ayni kişiler ve kurumlar var. Bazi hakikatlerin ortaya çıkması onları son derece rahatsız edebilir. Bu yüzden Hakikatleri ortaya koymak için Müslümanların Bilim'de etkin olması şart.

Bugün ki Bilim, dünyanın sonunu getirecek bir kaç sarhoşun elinde. Farkına varalım. Doğa, ekolojik çevre, denge diye bir şey bırakmadılar. Meta Verse, Starlink, 5G, 6G gibi projelerle yalancı sanal cennetler oluşturmak, Neura Link ve Trans Humanizm vb. Nöroteknoloji Projelerle de İnsanları robotlaştırıp beyinlerini ele geçirecekler. Bir kaç on yıl sonrada ilahlık ve rab'lık taslayacaklar. Bütün Kutsal değerlerimizi yok sayan büyük bir tehlike var kapıda! Bu senaryolar Kutsal metinlerde Deccal'ın meydana getireceği yalancı cennetlere çok benzemektedir.