Sebepsiz çıkışlarımız olur, kimi zaman. Dışarı çıkmak için bahanemiz olur da nereye gideceğimizi bazen kestiremiyoruz. Postacının elindeki adressiz mektup, kime teslim edilirse onundur, adeta.

Bazen kargolar gelir, kitap paketi.

Kimliğimi uzatıyorum görevliye, her seferinde. Kitap paketini getiren şahıs hep aynı, yaptığımız hareket farksız:

- Buyurun kimliğim.

Kimliksiz dışarı çıkmanın insan başına neler getirdiğini, şimdiki çocuklar bilmez, çoğunlukla.

Sanal ortamda hayatının penceresini aralayarak, üç kuşak ceddini tanıtır. Kiminle ne fotoğraf çekmişse, ne yazmışsa gizli ve dahi saklı bir şey yok.

Elinde telefonunu kimlik niyetinde kullanan var, anlayacağınız.

Eskiden bir şair ya da yazar, kendisini tanıyan çıkarsa kimliğini ifşa ederdi, kuşkusuz.

Şimdiki gençler, sürekli kitap çıkartınca ödüller bir ona bir buna pay-mal edilir oldu:

- Ben Kazdağları Doğal Hayatını Koruma ve Değerlerini Yaşatma Derneği Özel Şiir Ödülünü aldım...

Biz de böyle eş- dost birkaç dernek kurup, ödüllendirerek kendimizi toplum nazarında tanınır hale getirsek mi?

Beş aydır, telefon klavyesiyle yazı yazalı, arızalı bilgisayar onarımı ertelenir, oldu.

Şehir konusunda kaleme aldığımız yazılarda, insansız şehir olmayacağı hususunda hem fikiriz, genelde. Umumîyette bu böyleyken, şehirlerde şehir içinde uydu kentler inşa edenler, kendilerini izole edilmiş hale getirdiler.

Özel emniyet sistemi, akıllı bina sistemi ve daha bir çok bilmediğimiz biçimde yaşadıkları alanı kutsallaştırma ve dolayısıyla kendilerini cennette, başkasını cehennemde görme hususunda taraf oldu, kendini bilenler hariç.

Bunaldığımız günler...

Her tarafta bir kısıtlama...

Kimse sıkıyönetim döneminde dışarı çıkabilir miydi?

Şimdi çıkanlara medenîce ceza kesiliyor, ertesi gün ödenmeyince kazanılmış varsayılan cezanın ya da sunulan hizmete nankörlük edenlere verilen cezanın ödenmemiş ana parasının gecikme far?ı.

Bilirsiniz, kasada olması gereken para gelmiyorsa, gelmesi halinde kazanılacak kar, bu gecikmiş borcun üzerine gecikme faizi şeklinde ekleniyor.

Biz de kazanılmış hakkımızı kullanma adına, hafta içi dolaşmak, gezmek, ayaklarımızı hareketlendirmek için yürürken mübarek çağrıya icabet edip, uzun vakt gitmediğimiz ibadethaneye vardık.

Binlerce senelik olduğu ifade edilen yapının insanı kendine hayran bırakan mimarîsî, bazalt taşının dayanıklılığı sebebiyle bozulma emmaresine sahip değil.

Gönlümüzün rıza göstermesi sebebiyle vardığımız mekanda karşılaştığımız cemaat, yokluğumuzu sual edince doğum tarihimizi diploma gösterir gibi ifade edince, ' Allah, bizi bu virüsten, korona- moronadan korusun.' Diyenler, acaba beni de dualarına dahil etmiş mi tereddüdü içindeyken, sırtımı ömrümden belki elli kez fazla yaşlı olan yapının sutunlarina yasladım...

Nihayetinde insana rahat yok, dünyada. Hepimiz dünyaya ölmek için gelmişiz.

Bağışla, dedi, ismini.

Adımı söylediğimde soy ismimi merak etti.

Nereli olduğumu sordu.

Şehirde kaç asır kaldığımızı merak etti.

Kendisine birkaç yüz yıllık aile kütüğünü belirttim.

O, yüzünü çevirdi, güne. Aydınlık simasını gördüm, ilk kez.

Yaşlı bir adam.

Yüzyılın asr olduğunu belirtti.

Asra kasem etti.

İnsanların sürekli zararda olduğunun üzerinde durdu.

Şehir mezarlığına uğrayıp uğramadığımı merak etti.

Kabir taşlarını okuyup okuyamadığımı merak etti.

'Hûve'l-bakî' deyince ikna oldu.

Bunca şehirlinin yüz sene önce yaşadığını söyledi.

Ondan öncekilerinin yüz sene önce yaşayanları kısmen gördüğü güzelce anlattı. İki yüz sene önce yaşayanların geride bıraktıklarının neler olabileceğini sordu.

'Kütüphanelerde mevcudu gittikçe azalan el yazmalarını okumalı.' dedi.

Ömrünün son demini yaşadığını saklamadı.

Yanağı ıslakça dile getirdi.

Bu şehirde harap halde olan kıymetli eserlerin yarına taşınmama halinde bu günün unutulacağının, bunun düne ait her şeyin silinmesi manasına geleceğinin üzerinde ısrarla durdu.

Bir ikindi vakti, camı avlusunda hoş sohbetini Ahmed Haşimin Merdiven Şiiri'ni okuyarak tamamladı.

Doksan yaşının yorgunluğunu dayandığı bastonuna yükleyerek ağır ağır konuştu:

- Sen bu şiiri ezberle!.. Ağır ağır çıkılan merdivenden şimdi iniyoruz, hızlı hızlı. Her kemalin bir de zevalî var.

Teşekkür ettim, İhtiyar Bilge'ye.

Bize dua etmesini söyledim. Kendisinin duaya muhtaç olduğunu belirtti.

Şehre baktım, kimse bu adamın şiirli sohbetinin tadını bilmiş miydi?

Kimselerle konuşur muydu?

Sordum, avlu cemaatine.

Herkes Yaşlı Adamı sormama mana vermedi.

Bir sütunun dibine çöküverdim, kendimce.

Yüz sene değil, on yıl sonrasını düşündüm...

Hem bu 'Yaşlı Adam', birden bire nasıl kaybolup gitti, göz önünden.

Bilir misiniz, o kendi hayalimdi, benim.

Kendi kendimle bir konuşmaya dalıp gitmişim, bu cuma demi.

Bağışla!..

Bize emanet olan şehri, mirasçımız yeni nesle sağ salim teslime bizi memur ettiğin için, hem mutluyuz hem hüzünlü.

Mutluyuz, şehre bağlılığımız daîm. Anlatıyoruz, her zaman.

Hüzne gark olmuşuz, anlayanımız çok kalmadı gibi.

Şehirde bazen anlamsız dışarı çıkarken mana taşıyan iç muhasebemizi yapmamız gerekiyor, bu günden yarına taşarsa ömür, nihayetinde yine bitmeyecek mi?

Şehirler de bitiyor insan misali, gönlüm!..

İnsanlar da ölüyor, şehirler gibi.

Şehri bilenlere, merak edenlere, araştıranlara ihtiyacımız var.

Bağışla!..

Zamanında şehrin kıymetini bilmedik. Zamanla öğrendik, değerini. İçinde barındırdığı zenginliğin farkına, fakir gönlümüz geç fark etse de mutluyuz.
Umarız, zararda olanlardan sayılmayız, bu sebeple.

Bağışla!..
Biz de şehirlerin bağışlanmasını diliyoruz, tufanlarla yer altının yer üstüne dönmesini istemiyoruz.

İnsanın kendi benliğine yabancı düşmesini istemiyoruz.

Yeryüzünde işgallerle katliamları istemiyoruz.
Şehirler özlüyoruz, 'Medîne' misali 'Yesrib' olmaktan çıkan.

Bekliyoruz, Mecnûn nasıl bekliyorsa Leylî'yi gündüz gece.
Bekliyoruz, Efendim...