İnsan sonradan anlıyor galiba kendini. Kendini sonradan buluyor. Kaybettiği yerde. Gecede buluyor, gündüzde buluyor. Güneşte, karanlıkta, mevsimlerde buluyor. Mevsimleri içinde, ruhunda, bedeninin tüm kıvrımlarında, saçlarının kederinde ve hüznünde buluyor insan.
İlkbaharı yaşıyor bir an. Baharın cıvıltısını, neşesini, sesini damar damar hissediyor metruk ruhunda. Öyle bir ilkbahar hissediyor ki içinin kuytularında; yaprakların yeşermeye, kuşların cıvıldamaya başlaması insanı kendi küllerinden diriltmeye yetiyor aslında. Pencereden içeriye süzülen güneş suskun bakışlarını sıcak iklimlere savuruyor adeta insanın. Ağaçlar yeniden renklerine bürünüyor, kabuklarına sığınıyor ve biriken umutlar gitgide açığa çıkıyor.
Sonra bir yaz gelip çörekleniyor üzerimize. Bizi duymak isteyen, bizi alt etmeye uğraşan, ruhumuza saplanan upuzun bir yaz. Bu anlarda insan istemeye istemeye upuzun boşluklar duyuyor içinde. İçini dolduramadığı uzun yaz günlerinden arta kalan her dakika azap olur bu yüzden. Boşluklar arttıkça artıyor ama hayat alabildiğine kısalıyor. Zaman, adeta galibi olmayan bir savaşın içinde mücadelede olduğumuz bir gerçek olarak çıkıyor karşımıza. Ve hep mağlup olan yine biziz, bunu anlıyoruz. Çünkü boşluklar arttıkça ruhlarımız görünmez oluyor. Zemin uzadıkça uzuyor ve insan küçülüyor, gittikçe kayboluyor…
Ve ömür sonbaharın o derin hüznüne sığınıp duruyor sonra. Düşünüyor. Hüznün asaletiyle kendini kendinde buluyor. Kendini en iyi belki de sonbaharda buluyor. O sonbaharın hüznü, melankolik duruşu, durgun, durağan tavrı hep üzerimizde bir ev sahibi gibi durmaya başlıyor. Bir türlü gitmeyi bilmeyen bir misafir gibi ya da… Cildimize yapışıyor, gözlerimize, bakışlarımıza siniyor ve bir şeyler anlatıp duruyor. Sırf bu yüzden hüzün yakışıyor bize ve biz ruhumuzun varlığına en çok sonbaharda yani hüzünde ulaşıyoruz.
Kendimizi yaprakları sararıp solmuş, savrulmuş kıvrım kıvrım bir yolda, yaşlı bir ihtiyarın bir başına ve düşünceli bir halde oturduğu bankta çekilmiş bir fotoğraf karesinde bulmamız bu yüzdendir belki de. Ellerimiz cebimizde, sararmış yaprakların yerlere döküldüğü yollarda yürümek, yürümek, yürümek nasıl da rahatlatıyor bizi yeni baştan anlıyoruz. Kimseler anlamıyor ruhumuzun sükûnete ulaştığı o anları ama biz anlıyoruz.
Ve sonsuz bir son gibi içimizde buluyoruz kış mevsiminin bitimsiz gecelerini. Bir son gibi geliyor bize gece. Gece bir sondur aslında, uyku bir son. Kış bir sondur aslında, ölüm bir son. Bunu daha iyi anlıyoruz. Her kış, yaşadığımızı yeniden tefekkür ediyor, yaşlandığımızı duyuyoruz. Bedenimiz kupkuru yapraklar gibi susuz, çorak topraklar gibi öksüz geliyor hayatımıza. Öyle bir suskunluğa gömülüyor ki ruhumuz, en yakınımızdakileri bile duyamaz oluyoruz.
Ruhumuzu mevsimlerden mevsimlere, iklimlerden iklimlere, diyarlardan diyarlara salmamız bu yüzden anlam katıyor bize. Ve hep içimizde bir uzak buluyoruz gördüğümüz rüyalardan öte. Hayatlar, hayaller, türküler, şiirler, kelimeler, harfler hep uzak düşüyor bize. Gök uzak kalıyor; güneş, gökkuşağı, gece uzak... Neyi sahiplendiysek o uzak düşüyor bize; ve neyi kaybettiysek o uzak…
Gelin, mevsimler bizi bulmadan, biz içimizde gizlenen mevsimlere bir ruh verelim. Bir isim, bir hayat, bir renk katalım onlara. Hayat kısa. Tez elden boşluklarımızın üstüne yeni hayatlar çizelim, mevsimler açalım. Hayat üstümüzü çizmeden…