Karıncaları görüyorum; tıkır 
İnsân boyundalar dev karıncalar
Rengârenk; siyâh, beyâz, bordo, çakır
Ortasında, ekmek kavgasındalar
Gümüş bir tepsinin, yeşil örtülü.
Amâç; yuvarlak bir topu örgülü
Bir çift geçitten üç tarafı demir 
Mûtluluk boyutuna geçirmektir. 
Boğumsu yapılı ve ince belli 
Çalışkan, atik, zeki, düşünceli
Organize; savunmacı, saldırgan 
Bazıları kaçarak soldan, sağdan
Bazıları uçarak, zâr kanatlı
Sakatlı,  sürünerek veya atlı
Başlarında iki teknik antrenör
Onların da başlarında kontrolör: 
"Mühîm değil kim çıktıysa kurâda
Bu iş bitecek bu âkşâm burada!"
Ya hücûma, ya savunmaya geçer
Kenetlenir yeniden düşünceler
Kilitlenir gözler, havada eller
Slogan, tezâhürât yapar diller
Ve bir çarpışma; biri olur sakat
Başkan derhâl gösterir kırmızı kart
Eksilir birer karınca, yılınmaz
Koşulur. Gayrettir anlaşılınmaz
Top yuvarlar karınca kararınca
Çekilecekler hava kararınca 
İnsân boyundaki dev karıncalar
Yuvalarına. Başkan düdük çalar;
Sevinç veya hüsrân olur geceler
Gözlerde mûtluluk, gözlerde keder…

Topları görüyorum; kucaklaşır
Kucaklara yaklaşır, uzaklaşır
Vuruldukça siyâhlaşır, âklaşır
Yoruldukça ağlaşır, fenâlaşır
Zavâllî top! Tekmelenip duruyor
Feryâdı kulaklarıma vuruyor
Kimseler duymuyordu feryâdını 
Yalnız ben duyuyordum imdâdını
Kalemini kıran hangi hâkimdir?
Hangi günâhı işledi kim bilir?
Hakkında çıkarılmış bir fermân bu 
Dolayarak ayaklarına topu
Dövüp, süründürerek götürecek 
Islâh evine ağlarla örülü 
Bitkin, bereli top belki de ölü
Kış için toplamak gerek yiyecek!
Karıncalar kavgada, ne kafaysa?
Bir top'la. Bu top, düşman, kâtil olsa
Görürdü belki böyle muâmele 
Zavâllî top! Giriyor hâlden hâle
Böylesi nefret dolu dövülmezdi
Sürülmezdi yerlerde, sövülmezdi
Âhlıyordu, yüreği şişiyordu
Sert bir tekme yese değişiyordu
Patlamıyor, kendini tutuyordu
Gurûru baş çıkarsa yutuyordu
Her tekmede diyorum: "İşi bitti!
Ne genişmiş be! Patlamadı gitti!"
Zavâllî top! Bir top olmak ne demek?
Dövülmek, sövülmek, hep eskitilmek…
Vurulmak, vurulmak, hep tekmelenmek
Top demek; kazânç kapısı ve ekmek…

Fîlleri görüyorum; fıkır, fıkır
Tıkışıyor, büyümüş de küçülmüş
Bir arenaya sığmaya çalışır
Hop oturup hop hop kalktıkça; gümüş,
Örtülü tepsi oynuyor yerinden 
Serbest; ne geliyorsa içlerinden
Yukarı çıkıp, iniyorlar düze
Sayıp döküyorlar tam senkronize
Tuhaf; arasıra bu hortumlular
Yanlışlıkla kûrt kesilip ulurlar
 Zîrâ aralarında bazı kûrtlar
Varmış; uyurlar, arada bir hortlar 
Kimi ormandan, kimi savan'danmş 
Kimi varlıklı, kimi sıradanmış
Kimi bağrı açık, kimi yakalı
Yani Âsyâ'lı, yani Âfrîkâ'lı
Hâsılı; hepsinde heyecân ortak
Bazı göz var güler, bazı göz ıslak…

Kârtâlları görüyorum; haphakîr
Bağlı, tûtsak edilmiş yüzlercesi
Uçamıyor, bir ağ'a olmuş esîr
Çekingen, içine kaçmış pençesi
Bir avuç karıncanın kazanına
Yüzlerce kârtâlım kurbân. Eliyor.
Kârtâl doğduğuna pişmân. Ölüyor.
Soğuktan üşümüş, titrek elleri
Feri kaçmış gözleri, lâl dilleri
Bitkinlikten incelmiş enseleri
İnandıramıyor hiç kimseleri
Göremiyor kimseler! Görse dahi:
"Kârtâl bu; hayır, olamaz billâhi!
O değil midir ki göklerde uçar
Yârdan atlar, rüzgârdan hızlı kaçar?
Dağlarda delikler açar pençesi 
Yırtıcı her kûş olur eğlencesi
Onun tabîatında özgürlük var
Esâret kanını bozar, yaralar
Kırılır mı kanatlar, tutulur mu?
Bir avuç kafeste avutulur mu?
Göklerin krâlı; bahtı karalı
Kanadı kırık, yüreği yaralı
Bir zımpara taşı önünde gagan
Görecektim seni yontulurken mi?
Bir kafestesin şimdi, ürkek bakan
İzleyecektim uyutulurken mi?
Niçin hor görüldün, niçin haphakîr?
Seni tutulmuş görmek, seni esîr
İzzetime, kanıma dokunuyor
Ardınızdan fâtiha okunuyor
Ölüyorsunuz; yavaş yavaş, küskün
Kalanlarınız; sürgün, yorgun, üzgün…"
Eğer bir avuç karıncanın ünü
Bir kârtâlın önüne geçecekse
Meğer o gün kârtâlın ölüm günü
Güvensiz, tekîn değil gelecekse
Gelecek; karânlık, gelecek; korku
Gelecek; fâili meçhûl ve kuşku
Bırakın kârtâlı uçsun göklerde
Mûtluluk getirir size yükler de
Bırakın ki gelecek; huzûr, güven
Emniyet bulsun. Vatanını seven
Karıncaya verdiği gibi kıymet 
El üstünde tutsun kârtâlı ebet
Nefeslenip gökyüzünde bir fasıl 
Dönecek tekrar görevine asıl
Ne çakâllar, ne âkbabalar zinhâr
O varken cirit atamayacaklar
Ve devlet; ilelebet pâyidârdır
Koruyucu rûhu bu kârtâllardır
EBEDÎ der: Alın mâye, yoğurun
Ve külllerinden kârtâllar doğurun…
 (16.04.2024)