SEKİZİNCİ BÖLÜM
M. Sarmış: Kaç çocukları olmuş?
H. Altıngöz: Dokuz çocuk. Yedi erkek, iki kız. En büyükleri benim. Benden sonra İsmail, Emine, Mehmet, Mahmut, Fatma, Ahmet, Mustafa, Cahit…
M. Sarmış: Çocuklarından devam edeceğim, ama arada torunlarını da sormuş olayım. Şimdilik kaç torunu var?
Mahmut Altıngöz: (Tek tek hesap ettikten sonra) Yirmi beş.
M. Sarmış: Çocuklarından devam edelim. Nasıl bir babaydı? Sizinle ilişkileri nasıldı?
H. Altıngöz: Biz o Gayberi'lerin evinde kendimizi bulduk. Hayadın ortasında harika bir dut ağacı vardı. Dutları çok lezzetli idi. Altına sofra serilir, hepimiz altına toplanır, yemeklerimizi orada yerdik. Babam çok sert bir adamdı. Mesela dükkândan eve geldiği zaman, kendi babasını görüp de aldırmayan çocuklar, babamı görünce evlerine kaçardı.
M. Sarmış: Eski babalar genelde çocuklarıyla konuşmazdı.
H. Altıngöz: Doğru, ama babam öyle değildi. Büyük bir söz ustasıydı. Bulunduğu her mecliste sohbeti, muhabbeti çok güzel olurdu. Bizimle de sık sık sohbet ederdi, nasihat ederdi. Her sohbetinden bir ders alırdık. İsim vermeden, işte birileri şöyle yapar, böyle yapar, doğru değildir, aslında şöyle yapmaları gerekir diyerek yol gösterirdi. Ben hâlâ bir sıkıntı halinde "Babam olsa şimdi ne yapardı?" diye düşünürüm. Kendisinden çok çekinirdik, ama öyle çok dövmezdi. Nadiren… O devrin babalarına göre çok az.
Söz buraya gelmişken bir hatıramı anlatmak isterim. Ben küçükken çok haşarı bir çocuktum. Kavga ederim, yerimde duramam, atlarım, zıplarım. İki komşumuzun evlerinin arasında ince uzun bir dehliz vardı. Bir buçuk iki metre eninde. Beş metre kadar da yüksek. Ben o yaşta fırsat buldukça bu dehlizin üzerinde bir damdan diğerine atlardım. Çok tehlikeli aslında, ama çocukluk işte! Bir gün annem babama söylemiş. Babam inanmamış. Bana "Doğru mu?" dedi. "Doğru." dedim. "Gel atla o zaman." dedi. Babam beni izleyecek diye çok hoşuma gitti. Dama çıktım. Babam da aşağıda bana bakıyor. Kim bilir, düşerse yakalayayım diye de düşünmüş olabilir. Zıplayıp atladım. "Aferin, aferin, gel yanıma." dedi.
M. Sarmış: İlk oğlu ya, gurur duydu herhalde.
H. Altıngöz: Yok, yok. Beni eve götürüp "Sen oradan nasıl atlıyorsun?" diye bir güzel dövdü.
Fakat azdır böyle. Bizi çok severdi. O sert görünümünün altında çok yumuşak bir yürek taşıdığını bilirdik. Son zamanlarına doğru yanında kendimizi daha rahat hissetmeye başladık. Mesela ben sohbet ederdim kendisiyle.
M. Sarmış: Genel olarak çocuklarının okuması konusunda nasıl bir tavrı vardı? Teşvik eder miydi?
Mahmut Altıngöz: Çok ısrar ederdi.
M. Sarmış: Halil Bey, sizi imam hatip okumaya yönlendirdiğini biliyoruz. Ama orta kısımdan sonra ayrıldınız. Diğerlerinden İmam Hatip lisesini okuyan var mı?
H. Altıngöz: Var. Bitiren de var. İkisi imam da oldu, ama devam ettirmediler, başka işlere geçtiler.
M. Sarmış: Hafız olan var mı?
H. Altıngöz: Maalesef yok.
M. Sarmış: İstedi mi?
Mahmut Altıngöz: Özellikle İsmail abimin üzerinde çok durdu, ama olmadı.
M. Sarmış: Peki, babanız evde şöyle elini kulağına atıp söyler miydi bir şeyler?
H. Altıngöz: Çok söylerdi. Bilhassa çok gazel söylerdi.
M. Sarmış: Bu işlerle uğraşanların hanımları bir süre sonra rahatsız olurlar. Kayınbabamdan biliyorum. Miktat Toprak… Eski Urfa müzik meclislerinin müdavimlerindendir. Tanır mısınız?
H. Altıngöz: Miktat Abiyi tanırım tabii.
M. Sarmış: Aynı zamanda teyzemin eşidir. Eskiden evde sürekli bağlama çalardı. Türkü sözlerini deftere yazardı. Çocuklarına bilgisayardan notalarını çıkartırdı. Teyzem de çok rahatsız olur, şikâyet ederdi. Onun için soruyorum, anneniz de rahatsız olur muydu diye…
H. Altıngöz: Valla hocam bizimkilerin arası çok iyiydi. Babam annemle çok güzel sohbet ederdi. "Zelan" derdi. Zeliha ya adı, o Zelan derdi. Annem de öyle… Ben annem kadar kocasını düşünen, onun huzuru ve keyfi için çırpınan bir kadın görmedim. Onun kadar severek itaat edeni bilmiyorum.
M. Altıngöz: Hatta biz onu gördüğümüz için hiçbir kadın kafamıza yatmıyor.
M. Sarmış: Çitayı çok yükseğe koymuş anlaşılan.
H. Altıngöz: Ben size bir şey söyleyeyim mi? Babam Kazzaz Pazarından gelirdi. Evimize gelen üç dört yol vardır, ama babam genellikle Hac Abo Kabaltısını kullanırdı. Sultan Hamamının oradan yokuşu çıkardı. Bizim tetirbeye dönerken öksürürdü. Kendisine has bir öksürüğü vardı. O öksürüğü duyunca anam hemen kapıda belirirdi. Babam hiç kapıyı çalmazdı. Anahtar da taşımazdı. Anam "Hoş geldin hafız." derdi. Bazen "Hafız", bazen "Hacı" diye hitap ederdi. Babam da ona "Zelan" derdi. Bakarsan bazen babam keyfi yerine gelirse o meşhur türküyü söylerdi: (Halil Bey o türkünün bir bölümüne makamı ile beraber okudu. M. S.)
"Züleyha, geç kalma ha
Züleyha bekletme ha
Züleyha eğleşme ha
Züleyha
Bir yalancı yaramaz
Söz verip hiç aramaz
Sen açtın bu yarayı
Hiç kimseler saramaz
Züleyha, geç kalma ha
Züleyha bekletme ha"
Züleyha eğleşme ha
Züleyha"
M. Sarmış: Ne güzel muhabbetleri varmış. Anneniz de çok mutlu oluyordur tabii…
H. Altıngöz: Tabii. Fakat annem çok erken yaşta alzheimer hastası oldu. Çok zeki bir kadın olduğu halde unutkanlık başlamıştı. Babamın saklasın diye verdiği parayı, altını nereye koyduğunu unuturdu bazen. Babam da o zaman biraz kızardı. Fakat yanlış anlaşılmasın, 1996-97'den 2009'da vefat edene kadar 12 yıl boyunca anneme çok iyi baktı. Yakından ilgilendi. Ufak tefek şeyler hariç, hulkunu dar etmedi.