Sivil Toplum Kuruluşları; Devletten bağımsız olarak çalışan, siyasi, politik, sosyal, kültürel, hukuki ve çevresel amaçlar güden ve bunları gerçekleştirmek için gerektiğinde bilimsel ve istatistikî raporlar hazırlayarak ikna edici eylemlerle çalışan, üyelerini ve çalışanlarını gönüllülük usulüyle alan, kar amacı gütmeyen ve gelirlerini bağışlar ve/veya üyelik ödemeleri ile sağlayan kuruluşlardır.' diye tanımlanmaktadır.

Tanımlar maalesef her zaman vakıaya uymuyor. Nitekim evrensel ve yerel STK'lar için böyle bir ideal tanım yapıladursun, gerçekte durum bu hal üzere olmadığı herkesçe bilinmektedir. Dolayısıyla oda, sendika, vakıf ve dernekler adı altında faaliyet gösteren STK'lar için yukarıya aldığımız tanım bir temenniden öteye geçememektedir.

Gerçek şu ki; topluma hakim olan her amentü topluma kendi rengini verir. Egemen amentüyü kendine göre yorumlayan hikümetlerde de kalıcı olabilmek adına bir statüko inşa ederler. Bunun doğal bir sonucu olarak toplum bünyesinde doğup gelişen STK'lar da hakim olan ideolojinin ve inşa edilmiş statükonun rengini taşırlar. Nitekim Laik ve Demokratik bir amentünün kontrolü ele geçirdiği günümüz dünyasında mevcut bütün global ve yerel Sivil Toplum Kuruluşları seküler amentünün ve yerel statükoların rengini taşıdıkları gün gibi ortadadır.

Gerek ülke bazında çalışmalarını sürdüren oda, dernek, vakıf, mesleki kuruluşlar ve sendikalar ve gerekse küresel bir boyutta faaliyet gösteren Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Yeşil Barış Örgütü, Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay v.b. bütün STK'lar bilerek veya bilmeyerek hep laik / seküler bir dünya görüşünün taşıyıcılığını yapmaktadırlar. Ne dünya görüşü ve nede faaliyet bağlamında evrensel güç ve kurumlardan bağımsız hareket etmeyen/edemeyen uluslar arası STK'lar, aynı zamanda söz konusu güçlerin siyasi, sosyal ve kültürel kodlarının da taşıyıcısı olmaktan kurtulmaları söz konusu değildir.

Yerel bazda da bu gerçek kendini bütün çıplaklığıyla gösterir. Devletler resmi kurumlarıyla nüfuz edemediği alanlara STK'lar ulaşmaktadırlar. Böylece varlığına yönelebilecek siyasi ve sosyal sistem dışı faaliyetleri engelleyebilmektedirler. Siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik, çevreye v.s. alanlara dair hiçbir hareketliliğin kayıt dışı kalmamasını teminat altına almış olmaktadırlar. Rejim, anayasa, yasa ve kanunlarının olabilecek en yüksek seviyede etkin olmasını sağlanmış olmaktadırlar. Dahası global ve yerel STK'ların yönetimleri izlemesi ve rapor etmesi bile egemen amentü temelinde olacaktır ki; statükoyu pekiştiren bir işlev gördüğünden kuşku yoktur. Diğer taraftan STK'ların iktidar ve muhalefetiyle siyasi partilerin arpalıkları ve arka bahçeleri olduğu gerçeğine vurgu yapılmaması konuyu eksik bırakacaktır.

Durum gerçeğe uygun olarak analiz edilip STK'ların fiilen yürüttüğü gerçek işlevi ortaya koyduğunda kimse aldanmış olmayacaktır. Ancak STK'lara aslında var olmayan bir güç atfedildiğinde toplumun itiraz, hesap sorma ve değişimi başlatma ve yönetme mekanizmaları uyutulmuş olacaktır.

Kaldı ki; fıtrattan gelen itiraz, hesap sorma ve değişim olgularının düşünsel ve eylemsel varlığı toplumlar için hayati bir önemi haizdir. STK'ların aldatıcı yüzü bu hayati mekanizmaları törpüleyebilir veya tamamen yok edebilir.

İtiraz, hesap sorma ve değişim mekanizmaları yok olmuş toplumların zülüm ve istibdat altında sefil bir hayata mahkum olmaktan kurtulmaları ihtimal dahilinde değildir.

Bu gerçek ışığında bugün evrensel boyutta egemen olan laik demokratik amentü ile hesaplaşmak durumunda olan Müslümanların STK'lar ile avutulması tesadüf değildir. İslam uleması bu gerçeğin fark edecek potansiyele sahiptir.

Statükocu STK'larla avunmadığımız, köklü bir değişimin öncüsü şuurlu örgütsel yapıların boy gösterdiği gelecek vadeden bir toplum dileğiyle…